24 Kasım 2020
  • İstanbul10°C
  • Ankara6°C
  • Aydın15°C
  • İzmir17°C
  • Denizli10°C
  • Muğla11°C

YAŞ ALMAK MIDIR YOKSA VERMEK Mİ?

Asuman DOKUZLU

19 Kasım 2020 Perşembe 00:00

Hiç fark ediyor muyuz?  Zaman nasıl da akıp geçiyor, hiç farkında olmadan. Şöyle bir dönüp arkamıza bakınca yaşayıp, geride bıraktığımız günlere, geçen zamana, öyle fark ediyoruz ne kadar yol kat etmişiz. Gençliği geride bırakalı epey zaman oldu. İnsanın şekli değişse de, yaş almış olsa da içinin gençliği ve hissettikleri asla değişmiyor.  Ben yaşlıyım demedikten sonra yaşlı hissetmiyorsunuz. Sanki yirmi beş yaşında gibi hiç yukarıya çıkmıyor ruhunuz, bu genç ruhumu çok seviyorum!  Bir gün aynada fark ediyorsunuz yüzünüzdeki çizgilerin oluştuğunu, olanların da derinleştiğini gençliğinizdeki kadar barışık olmuyorsunuz aynalarla. Ama buna rağmen öyle çok şey yaşamış ve öyle çok tecrübe ediniyorsunuz ki. Hani derler ya ‘’bugün ki aklımla,  gençliğim de olabilseydim.‘’ bu saatten sonra fark ettiğim bir şey daha var; yeni insanlarla tanışmak biraz yoruyor insanı. Yıllarca hatıralar biriktirdiğiniz sizi her şeyinizle tanıyan, sizin de her şeyiyle tanıdığınız kimselerle oturmak konuşmak istiyorsunuz. Biraz zahmetsiz belki de, kolaya kaçmak gibi.

Bu ay bizim kutlu doğum ayımız. Ailede herkes Kasım ayında doğunca bu aya kutlu doğum ayımız demeye başladık. Kasım ayı tam da sonbaharın, son ayı. Gelecek olan ayla birlikte kışa giriyoruz. Bu kaderin bize bir bakışı mıdır? Zaten sonbaharda doğmuş olmak başlı başına bir anlam ifade ediyor. Her şeyin sonuna ve soğuğuna kalmak, ısınabilmek için emek vermek gayret etmek. Neden kendiliğinden değil sıcak ille emek vermek mi lazım? Öyle galiba Kasım’a bakılırsa hiçbir zaman altın tepside sunulmayan arzular, istekler, sevgiler. Mevsimin karakterinden midir? Üşütmek ille de üşütmek, üşümek bazen titremek,  bir şeylere sarınmak isteği. Isınamamak hayatın içinde büzüşüp durmak titreyerek… Özlemek, gidenleri, hiç dönmeyecek yerde olanları, yadederek ilerleyip gider zaman.

Kendime ve yaptıklarıma baktığımda bu affetmez hızla geçen zaman içinde; biraz renge sevdalı bir ressam, biraz kafası karışık bir şair, biraz duygularına kapılan yazar, biraz modacı, biraz hoş sohbet, her şeyden biraz; biraz yarım kalmış. Hayatla aşkla savaşır gibi savaşmış bir duygu savaşçısı. En çok da insan olmaya çalışırım. Bir Orhan Veli olamamışsam, arkamda bir eser bırakamamışsam neye yarar ki yaşadıklarım. Boşa geçmiş derim hayatım.  İz bırakmaya çalışırım. En büyük mirasım eserlerim olsun isterim çocuklarıma.

Kimi zaman yalnız, kimi zaman kalabalıktır hayat. Belki de nasıl baktığınıza bağlı. Renklendirmek istersiniz, bir beyaz sayfaya kenar süsü koyarak, ama farkında olmadan bazen tüm sayfayı boyarsınız, belki de simsiyah olur, rengârenk olsun isterken kirlenir sayfanız. Koparıp atmak da çare olmaz. Yine yalnız yola devam. Başrolde siz, yardımcı oyuncular ve figüranlar. Bazen en az rolü olanlar acıtır canınızı. Yanlışlarımız da olur, doğrularımızda. Ama bir zaman sonra herkesin doğrularının da kendisine göre olduğunu, doğruların da göreceli olduğunu öğreniriz.

Bugün benim doğum günüm, bin dokuz yüz… Gerisini açık uçlu bırakıyorum kadının yaşı olmaz, sanatçı bir kadının yaşı hiç olmaz. Bugün benim doğum günüm, babamın öldüğü yaşta değilim, keşke babam kadar yaşayabilsem. Bir bar taburesi üzerinde oturuyor olmasam da, hayatın benim için yazdığı, getirdiği gerçeklerin üzerine oturmuş ve bu zamana kadar o minvalde yaşamışım.  Adım adım yaklaştığımız kışların sonbaharındayım.  Kendi kendimi ısıtıyorum. Tek taşımı kendim alıp, pastamın mumunu tek başıma kendim üflüyorum. Şiirlerimi kendime yazıyorum. Kimseye dokunmadan, dokunup da kimseyi acıtmadan.

Bir yıl daha geçti üzerinden. Yeni yaşımıza giriyoruz, yaş alıyoruz; aslında almak mı, vermek mi tartışılır. Bence vermek; ömürden bir yıl daha verdik. Bu yaşadıklarımızın diyeti. Değerini bilmeden harcadığımız zamanımızın diyeti. Yürüyoruz, tükete tükete ve yollar bir gün bitecek. İşte o yollarda neler gördüğümüz, kimlere merhaba deyip kimlere el salladığımız, birlikte ağladığımız, birlikte güldüğümüz. Her şey ama her şey hatıralara katılacak. Eğer dağarcığımızda güzel işler biriktirdiysek ne mutlu bize.  Zaman zaman ağlatanlar oldu, bazı zaman güldürenler, hüzünlenerek boyun büktüğümüz anlar da oldu. Kendi mutluluğu için duygularımızı harcayanlar da. El verenlerde, el çekenlerde, kış gibi hissettiğimiz anlarımız, bazen de yaz sıcağı sanki bunaltırcasına yandığımız.

İşte böyle geçer gider hayat dediğimiz o tek kişilik roman. Şimdi soruyorum yaş almak mı, ömürden vermek mi doğum günleri? Önce kendim kutlayayım dedim kendi doğum günümü; Doğum günüm kutlu olsun… Hiç kimsenin içindeki çocuk ölmesin.

BEN KİMİM?

Ben kendime, benim.

Kimine eş, 

Kimine kardeş, 

kimine benzeşim.

Kimine teyze, kimine hala.

Kimine tutkuluyum hala… 

Vatanım, toprağım; Evlatlarıma.

Kimileri özlerim, kimi gün özlenirim.

Sevdim mi, tam severim.

Torunuma, babaanne,

Diğerine, anneanne

Veririm yüreğimi sevdiklerime,

Kim demiş ben kendimim.

Herkese göre başka biriyim.

Kimine göre dünya,

Kimine göre aşk.

Kimine göre cehennem, cennetim kimine.

Kimine göre uzak, kimine göre yakın.

Kimine göre gurbet, kimine göre sıla. 

Gidip, gelip döndüğüm, içim paramparça.

Ben aslında Türkiye’yim… 

Asuman dokuzlu 18.12.2016

HEP ÇOCUK KALSAYDIK KEŞKE

Çocuktuk ufacıktık, yemekten çok sevgiye açtık.

Pırıl pırıldı gözlerimiz.

Kim sevgi uzatırsa,

Oraya umutla baktık.

Saftık inadına, Ana kuzusuyduk.

Çok şeyi anlamazdık öylesine küçük işte…

İnadına masumduk. Her şeye inanır, herkese kanardık.

Kötülüklerin senaryo, kötülerin hep filmlerde olduğunu gördük.

Bilmiyorduk buzağının öküzün altında arandığını.

Su katılmamış duygularımız,

Daha el değmemiş zamanlarımız vardı.

Hava karardığında hep akşam olur sandık.

Güneşle saklambaç oynardık.

Biz ebe olunca yağmur yağardı ıslanırdık.

Ruhumuzu kirletti yalanlarımız, arınmak için ne çok yağmur aradık

Beklemediğimiz afetlere uğradı masumiyetlerimiz.

Aşk denen kumarda kaybettik duygularımızı.

Zamanlarımızı kalemleriyle karalayıp kim bilir kaçıncı elde sattılar.

Papatyaları hep başa taç yapılır sandık.

Bahar bittiğinde solduklarının farkına vardık.

Bize öğretmediler elma şekerinin ısırarak yeneceğini,

Şekeri yalayıp bitirince ne bilelim elmanın tatsız geleceğini?

Çocuktuk işte...

#asumandokuzlu 2016-09-04

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.